Monthly Archives: March 2013

Üniversiteler, Akademisyenler Ne İşe Yarar?

Artık üniversite ile ilişkisi olmayan kalmadı gibi.  Neredeyse herkesin ailesinde en az bir üniversite mezunu, herkesin hayat hikayesinde bir üniversite sınavı var diyebiliriz.

Ancak üniversitenin ne olduğunu veya ne yapması gerektiğini kimse açıkça söylemiyor. Sanırım bir “yasak” olarak saklanıyor. Çoğu üniversite mezununa bile sorsanız eksik veya yanlış cevap vereceğinden eminim. Zaten, üniversitelerin bu halde olmasını, biraz da insanların hatta akademisyenlerin bile kafasında oturttuğu yanlış yere borçluyuz.

Pek iyi, üniversite nedir? ne işe yarar?

Üniverstenin tanımlı 4 ana görevi vardır, diğer bütün faaliyetleri bu 4 ana çatı altında toplanabilir:

1. Araştırma yapmak/Fikir üretmek (bu her zaman 1. sıradadır, çünkü araştırma yoksa, verilecek bir eğitim yok demektir)

2. Eğitim vermek/insan yetiştirmek ( öyle ya araştırma için insan lazım)

3. Bilirkişilik hizmetleri/Bilgilendirme

4. Toplumsal konularda, topluma yol göstermek.

Gelelim bu yazıya neden ihtiyaç duyduğumuza! Çünkü birileri üniversite kavramını yeniden tanımlıyor. Zaten en tehlikeli şey, bir kavramın yeniden tanımlanmasıdır. Üniversiteyi sadece eğitim verilen bir yer zanneden, azımsanmayacak bir çoğunluk giderek artıyor. Üzülerek belirtiyorum ki bu kişiler ne yazık ki akademisyenler arasında bile var.

Bakın, üniversite tanımı itibariyle her zaman, herkese, her fikre, her çalışmaya açıktır. Üniversitenin mesai saati olmaz. Üniversitede fikir ayrımı, din, dil, ırk ayrımı olmaz. Herkes düşüncesini özgürce ifade edebilir ve her fikir tartışılabilir. Bu üniversitenin özünden gelir.

Türkiyede birileri üniversiteleri liseye çevirmeye çalışıyor. Neler mi oluyor. Birincisi üniversiteler liseler gibi sadece gündüzleri açık birer kurum olarak tasarlanıyor. Oysaki araştırmanın saati olmaz, zaten iyi bir üniversitenin en belirgin özelliklerinden birisi de 24 saat çalışan birilerinin bulunmasıdır.

Yine bununla yetinilmiyor, birileri araştırma olmadan fakülte veya bölüm kurabiliyor. Oysaki fakülte, tanım itibariyle bir ekol gerektirir. Yani mesela neden aynı şehirde ikinci bir üniversite kuruluyor? Akademik olarak bunun izahı nedir? Akademi şayet paraya hizmet ediyorsa, para kaygısıyla üniversite kurulduğu söylenebilir, akademi şayet politikaya hizmet ediyorsa, politik kaygılarla kurulduğu da söylenebilir ancak akademik olarak ikinci bir üniversitenin tek izahı (diğer bütün kaygılardan ırak olarak) farklı bir ekol kurmaktır. Her fakülte bir ekoldür. Yani A üniversitesinin mühendislik fakültesi ile B üniversitesinin mühendislik fakültesi arasında bir ekol farkı olmuyorsa bu üniversitelerin/fakültelerin kuruluşunda bir sakatlık var demektir. Ya da daha acısı, başka kaygılar güdülüyor demektir.

Mesela, mezun olan kişinin problemlere yaklaşmasından, ortaya koyduğu ürünlerden, düşünme şeklinden, hangi fakülteye, hangi üniversiteye ait olduğu açıkça söylenemiyorsa, bu fakülteler işlerini yapamıyorlar, yeni bir ekol ortaya koyamıyorlar, birbirini kopyalayıp duruyorlar demektir.

Gelelim üniversitelerin farklarına. Günümüzde ismi “eğitim üniversitesi” olan üniversiteler çıkmaya başladı. Sadece Türkiyede değil, dünyanın her yerinde bu sektörü karlı gören pek çok yatırımcı ticari amaçlarla bu sektöre girdi. Ne yazık ki maddi sıkıntıları olan pek çok akademisyenin de prensiplerinden taviz vererek “eğitim üniversitlerinde” yer bulduğunu üzülerek görüyoruz.

Burada önemli bir hususu belirtmek isterim, özel veya vakıf üniversitesi ile devlet üniversitesi ayrımı “eğitim” ve araştırma üniversiteleri arasındaki ayrım ile aynı değildir. Çok iyi araştırmalar çıkaran vakıf üniversiteleri olduğu gibi, eğitim amacıyla kurulan pek çok devlet üniversitesi de vardır (veya tam tersi).

Pek ala, diyelim ki listemizdeki 3. bilirkişilik (expertise) hizmetini de mahkemelere sunulan bir hizmet olarak görüyoruz veya ancak birileri üniversitenin kapısını çalıp bir konuda fikir danışdığında bu hizmeti “istersek” veriyoruz.

Listemizdeki 4. madde olan toplum ile olan ilişkilerimiz ne durumda?

Her akademisyenin sorması gereken en önemli soru bu. Bugün kaç kişiye faydam dokundu? Daha da belirgin olması açısından soruyu netleştiriyorum, “Bugün akademi dışındaki kaç kişiye faydam dokundu?”. Çünkü araştırma, eğitim ve bilirkişiliğin dışındaki dördüncü maddeden bahsediyoruz. Bir akademisyenin, zaten öğrencilere faydası dokunması, zaten araştırma yapması gerekiyor. Bunun dışında, günlük hayatını yaşayan, onlarca meslek kolunda çalışan, hatta hayatında hiç üniversiteye gitmemiş kişiler için neler yapıyoruz? Bu kişilere ulaşıp dünyadaki gelişmeleri bu kişilerin ufkunu açıcı yenilikleri paylaşıyor muyuz? Bu kişilerin soruları / sorunları ile ilgilieniyor muyuz? Yoksa kapalı kapılar ardında “bilim” ile mi ilgileniyoruz?

Evet toplumsal olaylarda, basın, üniversitelerin kapısını çaldığında bilgilendiriryoruz. Mesela deprem olduğunda, televizyonlar profesörlerle doluyor, veya savaş tehdidi olduğunda akademisyenler/stratejistler her kanalda çıkmaya başlıyor. Peki basın kapıyı çalmadığında da bir gayretimiz var mı?

Mesela, bir bilim insanının en belirgin özelliği, uğraştığı en karmaşık şeyleri bile, bir çocuğun anlayacağı basitlikte anlatabilmesidir. Üniversitelerin bir görevi de, herkesin bilgilenmesini sağlayacak, halka yönelik (şimdilerde popüler diyorlar), bilginedirme kanalları kurmasıdır. Mesela niçin halka açık seminerler toplantılar yapmak yerine, bir grup insanın kapalı kapılar arkasıında toplandığı toplantılar yapmayı tercih ediyoruz? Tamam bunlar da olsun, belki sadece o konuda uğraşan az sayıdaki insanın yıllarını vererek geldikleri noktayı bir adım iler götürme çabası için bunlara ihtiyaç var; ama bu toplumun da üniversitelere ihtiyacı yok mu? Gerçekten halk ile tam anlamıyla kaynaşmış bir üniversitemiz var mı? Gerçekten bir iş adamı, bir sanayici, bir tüccar veya bir çiftçi, bir konuyu danışmak istediğinde gideceği ilk yer üniversiteler mi? Hele ki bu kişiler üniversite sıralarında yıllarını harcamış üniversite mezunu kişilerse ve bir fikir danışmak için bile üniversitelere gelmiyorlarsa … Yazının geri kalan kısmını yazmayacağım. Ancak insanlar gerisini yazıyorlar. Yukarıdaki 4 maddeye ilave bir madde olarak “diploma verilen yer” diyen çok sayıda yorumu, biraz internetten araştıranlar görebilir. İşte buna üzülmeyen, buradaki vahameti görmeyenin de bence üniversitede yeri yok.
Başta sorduğumuz soruya cevap verelim, bir ülkenin en değerli kurumları, beyni, üniversiteleridir. Bir toplumun, kültürü, birikimi, tarihi üniversiteleridir. Bir ülkenin geçmişi ve geleceği üniversiteleridir. Daha çok çalışacağız…

Bilgisayar Mühendisliğine bir darbe daha

Yıllardır pek çok badireler atlatan ve belini zar zor doğrultan bilgisayar mühendisliği eğitimine bir darbe de TEKNOLOJİ FAKÜLTELERİ ile vuruldu.

Şimdi, aynı üniversitede iki bölüm olur mu? Bu iki bölümün farkı nedir? Aynı üniversitede birisinin puanı diğerine göre çok daha düşük bir bölümden başvuran adaya aynı unvanı vermek ne kadar doğru? gibi soruları bir kenara bırakıp doğrudan işimi, yani programları ve mezuniyet sonrasını incelemeye koyulmak istiyorum.

Öncelikle, bu sitede de daha önce yazdım, bilgisayar mühendisliği eğitimi almamış birisinin bilgisayar mühendisliğinde hoca olmasını doğru bulmuyorum. Elbette olabilir ama herhangi bir bölümde, en az %70 alanın hocası olur, en fazla bir %30 civarında farklı alanlardan hocalar gelip bölüme, derslere/araştırmalara katkıda bulunabilir. Bu oranın tersine çevrilmesi yani çoğu hocanın alan dışı olması ise tam bir problemdir. Hele ki bilgisayar mühendisliği eğitiminin verildiği bir yerde, öğrencilerinin hayatlarının en güzel 4 senesini harcatıp, tek bir bilgisayar mühendisinden ders almadan öğrencileri mezun etmek, ve bir de bu öğrencilere, “artık bilgisayar mühendisi oldunuz” demek affedilemez bir hatadır.

Biraz öğrencileri dinleseler, mezunları dinleseler görürler ki, “üniversitede bir şey öğrenilmez”, diyen azımsanmayacak bir çoğunluk bu yüzden artıyor. Çünkü gerçekten bu öğrencilere gereken şeyler öğretilmiyor. Bilgisayar mühendisliği gibi sektörün en yüksek eğitimini vermesi ve yetiştirdiği kişilerin sektördeki en ehil kişiler olması gerektiği bir bölümün mezunları, sağda solda o yüzden programlama kurslarına gidiyorlar.

Tam yeni açılan üniversitelerin programları düzelmeye başlıyor işler yoluna giriyor derken bu sefer de Teknik EĞİTİM fakültelerinin ismi teknoloji üniversitesine dönüştürüldü. İlk başta ben de çok olumlu karşıladım. Sonuçta meslek lisesinden mezun olan ve fikrini değiştirip eğitimine devam etmek isteyen öğrenciler olabilirdi. Bu öğrencilerin ise sadece teknik öğretmenlikle sınırlanması doğru değildi. Bu öğrencilerin de bir meslek kazanması ve ekonomiye faydalı olması gayet güzel bir niyetti.

Ancak ! bu açılan yeni fakültelerin bilgisayar mühendisliği diploması vermesi tam bir fiyasko.
1. Kadrolar Problemli. Bu fakültelerin akademik kadrolarını oturup teker teker inceledim, hepsi eski teknik eğitim mezunları, formal bir mühendislik eğitimi almamışlar.
2. Müfredat Problemli. Programların bir kısmında temel bilgisayar mühendisliği eğitiminde olması gereken dersler bile yok. Eh tabi hazırlayan adamın bu eğitimden haberi olmayınca programda da aksaklıklar daha müfredattan başlıyor.
3. Bölümler Yetersiz. Çoğunun kadrosu yetersiz. 3-4 kişilik kadrolarla, devlet üniversitelerinde program açılıyor. Zaten bilgisayar mühendisliğinde hoca sıkıntısı varken bir de bu fakültelerin hoca bulması zaten çok zor.

Şimdi olayı iyi yanından ele alalım. Yurt dışına bakalım.

Evet, Avrupa’da ve Amerika’da böyle bir ayrım var, yani aynı diplomayı veren iki farklı bölüm, aynı üniversitede olabiliyor ve bu bölümlerin birisi daha çok piyasaya diğeri ise akademiye insan yetiştiriyor. Hatta Amerika için bir de tamamen para karşılığı diploma veren bölümler olduğunu söyleyebilirim. Ancak bunu herkes biliyor, yani o bölüme giden kişi de, ailesi de, akademideki herkes de, piyasadaki işe alım yapan herkes de biliyor ki bu adam akademik bir eğitim almıştır, bu adam piyasa eğitimi almıştır. Türkiyede yeterli bilinçlendirme yapıldığını sanmıyorum. Bunu sanan birileri varsa lütfen ilgili forumlarda mağdur öğrencilerin yazdıklarını bir okusun. Ayrıca bu daha sadece bir başlangıç, 1-2 yıldır eğitime başlayan bu fakültelerin daha mezunları piyasa çıkmadı, esas mezun verdiklerinde neler yaşanacak hep beraber göreceğiz.

İyi niyetimize devam edelim ve yurt dışına bakalım, hattın nereden çizildiğine dikkat edelim, birisi piyasa diğeri akademik eğitim veriyor. Yani piyasa eğitimi alan birisi daha sonra akademiye devam etmeyi düşünmüyor demektir. Peki problem nerede? Bu öğrenciler zaten meslek lisesinde, lise sonrasında piyasayı hedefleyen ancak karar değiştiren kişiler değil mi? Bu insanlara tutup bir engeli de üniversitede çıkarmanın anlamı nedir? Şimdi teknoloji fakültelerinden mezunları yüksek lisansa, doktoraya almayacak mıyız yani?

Aynı üniversitede aynı ünvanı iki farklı fakültede açan kişilerin bir bildiği var ki bu iki bölüm birbirinden farklı demektir. Yoksa olan bir bölümü bir daha açmanın, hele ki aynı isimle açmanın bir anlamı olamaz. O halde, bundan sonra öğrencilere “hangi bölümde okuyorsun?” sorusunun yanında, hangi fakültedeki bilgisayar mühendisliği, ya da hangi bölümden mezunsun sorusunun yanında “hangi fakültedeki bilgisayar mühendisliği” ya da mesleğin nedir sorusunun yanında “Mühendislikteki bilgisayar mühendisliği mi?” yoksa “teknolojideki bilgisayar mühendisliği mi?” gibi sorular mı sormamız bekleniyor? Bu ayrımın sebebi net olarak nedir?

Peki bu durumda, “teknoloji fakültesi” açan kişiler neden dönüp Mühendislik fakültelerini düzeltmiyorlar. Mesela 200 kişiye yakın öğrenci alan bilgisayar mühendisliği bölümleri var. Bu kadar akademisyenin yetişmeyeceği zaten bilinen bir gerçek. Neden bu bölümlerin kontenjanlarını 20-30 gibi makul sayılara indirip, hoca sayılarını arttırıp, yüksek lisans ve doktora programlarını güçlendirip, piyasa eğitimini teknoloji fakültelerine bırakmıyorlar?

Tabi hepsinin yanında bir de meslek lisesi mezunlarının mühendislik eğitimine geçişi durumu var. Ben kişisel olarak bu konuda bir problem görmüyorum, yani zaten lise eğitiminin çok iyi olduğu söylenemez, meslek lisesindeki öğrenci eğitim içeriği olarak, mühendislikte gereken içerikleri eksik alıyor olsa da çok fazla fark olacağını sanmıyorum. Ancak bu durum tabi başka bir yazının konusu, liselerdeki durum içler acısı olduğundan kötü ile daha kötü arasındaki fark çok da fazla değil.

Kısacası, Mühendislik fakülteleri, mühendis yetiştirir. Mühendis olmak isteyen bu fakülteye girer, eğitimini tamamlar (bütün sorunlara rağmen) mezun olur ve diplomasını alır.
Şayet yurt dışındaki bazı ülkeler gibi bir yaklaşıma gidilmek isteniyorsa bu fakülte açılarak çözülmez, bütün fakültelerin baştan elden geçmesi gerekir.
Sırf meslek lisesi mezunları da, mühendislik okumak istiyor diye meslek liselilere has bir fakülte açıp, aynı diplomayı vermek gibi bir akrobasi yerine; bu öğrencilerin de üniversite imtihanında eşit şartlarla yarışması sağlanır. Gerçekten hak eden hak ettiği gibi bölüme yerleşip eğitimini alır.

Gayet eminim ki, şimdi de bir kısım aileler, çocukları mühendislik eğitimi alabilsin diye, meslek lisesine çocuklarını vermeye başlayacaklar. Tamam meslek liseleri için güzel bir adım ama amacına, varlığına ters bir durum çünkü bu öğrencilerin amacı lisede meslek öğrenmek olmayacak.

Açık bir şekilde yazıyorum, meslek liselerine eskiden yapılan haksızlıktı, ancak bunu düzeltmenin yolu, Türkiye’nin en saygın ve en işini ciddi tutan fakültelerinden Mühendislik fakültelerine haksızlık yapmak, hele ki diploma fotokopisi çıkarmak için gibi bölüm fotokopisi çıkarmak değildir.

Zaman ve Biz

Zaman görecelilikten başka birşey değildir. Sadece bir uzay kapsülüne bindirilip bilmediğiniz bir süre uyuduktan sonra bilmediğiniz ve kimsenin olmadığı bir dünyada uyandığınızı düşünün. Yıl, ay, gün, saat, dakika, hepsi artık yok olmuştur. Bizim kullandığımız zaman kavramı, olaylardan başka birşey değildir, daha önce olmuş bir olay ve üzerinden “geçen” uzay cisimlerinin hareketlerinin sayısı. Ne enteresan ki uzay cisimleri her hareketini aynı şekilde yapmadığı halde, mesela dünyanın güneş etrafındaki her dönüşü aynı mesafe olmadığı halde, veya dünyanın kendi etrafında dönüş hızı sürekli yavaşladığı halde, bizim için zaman hep aynıdır.

Örneğin yapılan çalışmalar göstermiştir ki dünya her geçen yüzyılda 1.7 mili saniye daha yavaşlamaktadır. Dikkate alınmaya bile değmiyecek bir süre ama bizim zaman sistemimizin ne kadar aciz olduğunun göstergesi.

Zaman kavramı sadece geçmişi hatırlayabilmenin verdiği bir algıdır.

İnsan geleceği bilemez, tahmin veya hissedebilir ama bilemez. Geçmişe ise geleceğe göre daha vakıftır. Hatırlar, hem de pek çok insan birlikte hatırlar, birbirini doğrular, yazar, yazdıklarını arşivler, geçmişe daha hakimdir. Ancak sadece anlamak için, bir süreliğine insanın geçmişle olan ilişkisinin de gelecekle olan ilişkisi kadar zayıf olduğunu düşünelim, zaman kavramı kendini yitirir. O halde bizim tarih ve takvim ve zaman ve saat dediğimiz kavramların tamamı aslında insanın geçmişe ne kadar hakim olduğu ile ilgilidir ki bu bile çok tartışmalı ve çok zayıftır.

Şimdilerde çalıştığım “time series analysis” (zaman serileri analizi) konusunda uzaysal zaman analizi (spatial time series analysis) diye bir konu var. Derinine indikçe görülüyor ki zaman ve mekan kavramları birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Zamanın varlığı ancak bir mekanda anlamlıdır ve mekanın varlığı ancak bir zamanda anlamlıdır. Bu algı, zamanın sonsuzluğunun, mekanın sonsuzluğunu gerektirmesi şeklinde de yorumlanabilir. Tabi bunlar çok önceden tartışılmış, mesela Newtonun zaman kavramında sonsuzluk hakimdir. Einstein ise bunun aksini iddia eder. Tartışma, “mutlak zaman” (absolute time) varlığının sorgulanmasında yatar. Einstein göreceli bir yaklaşım izler (relativistic) ve mutlak zamanın var olmasını ancak göreceli zamanın varlığına bağlar.

Tabi işin bir de quantum boyutu var, yani zaman sürekli midir (continous) yoksa kesik midir (discrete). Chronon (Türkçesini zorlamayacağım) ismi verilen bir kavrama göre zaman kesiktir, sürekliliği yoktur, ve chronon zamanın bölünemeyen en küçük parçasıdır (mekanın en küçük parçasının atom olduğunun iddia edilmesi ve bölündükten sonra daha küçük parçaların bölünemeyeceğinin iddia edildiği gibi).

La Traviata, Birinci Bölüm Sonu

Rus soprano (sonradan avusturya vatandaşlığına da geçmiştir) Anna Yuryevna Netrebko’dan Verdi’nin “Sempre Libera” aryası (daima özgür).

-Viloetta:
Özgür ve amaçsız, Neşeliyim Ben
Eğlenceden Eğlenceye.
Yer yüzünde akıyorum,
Hayatın yolunda keyfimce.
Doğduğum gün gibi,
Veya gün telef olmuş gibi.
Neşe ile yeni tatlara açılıyorum,
İşte bu benim ruhumu uçurur.
-Alfredo:
Aşk bu evrenin dışında bir kalp atışıdır
gizemli ve değişken
acı ve tatlı kalp atışım
-Violetta
o! o! aşk!
Çılgınlık! Neşe!